Ana Sayfa
08 Aralık 2016 ( 2701 görüntülenme )

GÜLEN'in Halidi Nakşi İtirafı...

Gülen Nurcu imiş, peki ya Erdoğan neci imiş?
  GÜLEN GECEYARISI DUASINDA AÇIKLADI; REHBER MEVLANA HALİDİ BAĞDADİ... 

PEKİ GÜLEN'İN SÖZÜNÜ ETTİĞİ HALİDİ BAĞDADİ KİMDİ?


 Mevlana Halid-i Bağdadi
Stratejide önemli olan bilinmeyenleri çözmektir. Yerden bir tüy kaldırmak büyük bir gücün simgesi değildir. Ayı, güneşi görmek keskin görüş olmadığı gibi, gök gürültüsünü duymak da kulak hassaslığını göstermez.
Sun Tzu
Hollandalı Sosyolog Van Bruınessen Nesturi katliamını anlatırken bize bir şeyhten bahsetmiş, Bedirhan Beye telkinde bulunan söz konusu Şeyh’in ‘büyük ihtimalle 1880 isyanını yöneten Şeyh Ubeydullah’ın babası Seyit Taha’ oluğunu söylemişti.
Seyit Taha Halidi Nakşibendi Tarikatı’nın çok önemli bir halifesiydi; tarikatın kurucusu da Şeyh Halid idi.
Peki, Şeyh Halid kimdi?
 
Halid, 1779’da Süleymaniye’nin Karadağ kasabasında dünyaya geldi. İlk yıllarını medresede geçirdi; Karadağ akarsuları, bağları, bahçeleriyle ünlü olduğu kadar alim seviyesinde mezunlar veren medreseleriyle de ünlüydü. Halid, o medreselerden birinde eğitim aldı; kısa sürede tefsir, hadis, kelam ve fıkıh alanında engin bilgisiyle tanındı. Devrin bütün İslami klasik eserlerini öğrendi. Ergenlik dönemine geldiğinde yazdığı şiirlerle gönülleri fethediyor, Halid’in adı artık dillerden dile dolaşıyordu.[1]

Halid olağanüstü biriydi…
 
Şeyh Halid’in soyu baba tarafından Hazreti Osman’a dayandırılıyor. Dini yayınlarda oldukça geniş ve etkili bir soy bağı görülüyor;
‘Mevlana Halid’in –kuddise surruhu- nesbesi(bağı), Halid b. Ahmed b. Hüseyin b. Ali b. Abdullah b. Hüseyin b. Taha el-Osmani’dir. Nesebi, halk arasında Şeşengoşt(altı parmaklı) lakabıyla meşhur kamil veli Pir Mikail’e –kuddise sırruhu- dayanır. Bunların neseplerinin de haya ve ihsankaynağı, , iki nur sahibi üçüncü halife Osman b. Affan el-Emevi el-Kureşi’ye –radıyallahu anh- ulaştığı bilinmektedir’ [2] .
 
Hz. Osman’a dayandırılan bu soy bağını her yayında görmek mümkün;
‘Asıl adı Ebü’l-Beha Diyaüddin Halid b. Ahmed b. Hüseyin eş-Şehrezuri’dir. Soyu baba tarafından Hz. Osman’a dayandığı için kendisine ‘Osmani’ denilmiştir. ‘Efendimiz, büyüğümüz’ manasına gelen ‘Mevlana’ ismiyle tanınmıştır. Babası ‘Şeşengüşt(altı parmak) lakabıyla tanınan Pir Mikail kamil bir velidir. Mevlana Halid’in yetişmesinde babasının büyük emeği geçmiştir. Annesi ise, hem hayatı hem de asaleti ile bu bölgede tanınan büyük veli Pir Hızır Fatımi’nin soyundadır, anne tarafından nesebi Ehl-i Beyt’e kadar uzanır.’ [3]
 
Halid çok genç yaşta Süleymaniye’deki bir medresede dini eğitim almıştı. En önemli iki hocası Şeyh Seyit Abdulkerim ve Abdurrahim Berzenci kardeşler idi. İlk icazeti de onlar eliyle verilmişti. Karadağ’ın Baban Bölge Valisi İbrahim Paşa Halid’in methini duymuş, kendi memleketinde müderrislik yapmasını telkif etmişti ama o kabul etmeyip daha derin dini konulara yönelmişti.

İran’ın Senendec kentinde Şeyh Muhammed Senendeci gibi devrinin büyük aliminin derslerini takip etti; onun da icazetini alarak Süleymaniye’ye geri döndüğünde henüz yirmi yaşındaydı…
 
Halid, Abdulkerim Berzenci’nin vefatı üzerine medresede hocalık hayatına başladı. Her haliyle örnekti; valiler ve yöneticiler onun ayağına geliyordu. Ama onun amacı bu noktada sınırlı değildi; ilahi bir kuvvet onu bambaşka bir dünyaya yöneltiyordu.

Altı yıl hocalıktan sonra medreseyi bıraktı ve Hac’ca gitti. Burada İslam alimleriyle görüştü; Şeyh Muhammed Küzberi’den hadis icazeti ve Şeyh Mustafa Kürdi’den tasavvufi konularda ve Kadiri(Kadiriyye) tarikatına dair icazet aldı. Aynı yıl Süleymaniye’ye geri dönerek yine aynı medresede hocalık görevini sürdürmeye devam etti.
Artık ‘şeyh’ olmuştu, halk onu ‘Şeyh Halid’ olarak çağırıyordu.  Ama o, gönül dünyasında aradığı huzuru hala bulamamıştı.


Böylesi duygular içindeyken Mevlana Muhammed Derviş Azimadi ile karşılaştı ve yüreğindeki niyeti ona açtı ve ‘İçimde bir eksiklik var, bir mürşid-i kamil arıyorum. Ancak bugüne kadar gönlümü dolduracak kamil bir zat bulamadım. Bana ne yapmamı tavsiye edersiniz?’[4] diye sordu.
Derviş Azimadi;
‘Delhi’de bir Allah dostu var, zamanın gavsıdır, kutb-u ekberdir, gavs-ı azamdır. Dilersen seni onun dergahına götüreyim. Bir defasında ben onun ‘Bu topraklara Anadolu’dan bir alim gelecek’ dediğini işitmiştim. Ümit ederim, o kişi sen olursun.’
Halid Hindistan’a doğru yola koyuldu…

 

Yıl 1809…
Şeyh Halid henüz otuz yaşındaydı.
Yolculuğu esnasında Herat’ta, Kandehar ve Kabil’de, Peşaver’de, Lahor’da konaklamış, pek çok din alimi ile tanışmış, bilgi ve tecrübesini yükseltmişti. Delhi’ye vardığında artık iyiden iyiye olgunlaşmıştı.
Abdullah-ı Dıhlevi hazretlerinin dergahında bir yıl kaldı.

Necmeddin B. Muhammed Nakşibendi o bir yılı şöyle anlatıyor:
‘Hizmet ve zikir neyi gerektiriyorsa onu yaptı. Mürşidinin hizmetine koşan nice müridler vardı ama o, Halid-i Bağdadi hazretlerini küçük büyük her türlü hizmete koşturdu. Onun nefsine ait iddia, arzu ve istek ne varsa aldı götürdü. Geriye tek şey kaldı; Halid-i Bağdadi hazretleri…

Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri bir yıl içinde eşine az rastlanır bir mürid oldu. Tasavvufi terbiyenin en girift mertebelerini aştı, nurlu müşahade alemine ulaştı, velayet makamlarına kavuştu. Allah’ın ona ikram ettiği ulvi mertebeleri mürşidi Abdullah-ı Dıhlevi hazretleri müşahade edince, kendisine beş tarikatın irşad metodunu öğretti. Nakşibendi, Kübreverdi, Sühreverdi, Kadiri ve Çişti tarikatına göre mürşid-i kamil oldu. Tüm bunlara ilave olarak zahiri ilimlerde tanınmış olan Şeyh Veliyyullh Hanefi-i Nakşibendi hazretlerinden de ‘Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tırmizi, Nesai, İbn Mace’ olarak tanınan altı hadis kitabı Kütüb-i Sitte’yi rivayet icazeti aldı.’
[5]

Şeyh Halid artık büyük bir halife idi…
Bu beş tarikatın dışında, hadis, tefsir, tasavvuf, ahzap, evrad ve benzeri konularda da icazeti vardı. Üstelik Şeyh Abdulaziz Hanefi en-Nakşibendi el-Hindi’den ilmi bütün icazetleri ve Kutüb-i Sitte’yi rivayet etme icazeti de elindeydi.
 
Yıl 1811…
Şeyh Halid Süleymaniye’ye geri döndü.
Aynı yıl, Seyit Abdulkadir Geylani hazretleri gibi bazı velilerin kabirlerini ziyaret etti. Onun ününü duyan insanlar onun dergahına akın akın gelmeye başladı. Artık o zahiri ve batıni ilimlerde büyük bir alim ve mürşid-i kamil idi. Bu yüzden kensine ‘Zülcenaheyn’ denildi…

Şeyh Halid’in ünü hızla bölgeye yayılıyordu.  Ama kendisini çekemeyenler de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Hakkında ‘dini kötüye kullandığına dair’ şikayetler yapılıyordu. Şikayetler artınca dayanamadı, Süleymaniye’den ayrılıp Bağdat’a gitti. Orada İsfahan Medresesi’ne bağlandı. Derviş ve müridleriyle medreseyi tamir ettirdi; bir ilim ve zikir merkezi haline dönüştürdü.

Hakkındaki şikayetler Bağdat’ta da peşini bırakmadı. Kimileri ‘dinden çıkmış olduğunu’ ileri sürüyor, kimileri hakkında şikayet risaleleri yazıyordu. Sonunda, Şeyh Halid meselesi Bağdat Valisi Said Paşa’ya kadar ulaştırıldı. Vali Said Paşa, Şeyh Halid’i destekledi, şikayetleri dikkate almadı, üstüne, Bağdat alimleriyle görüşerek Halid’i savunan ilmi yazılar hazırlattı, dağıttı. Vali’nin bu desteğiyle Şeyh Halid çok daha ünlü bir şahsiyet olarak Süleymaniye’ye geri döndü.

Şeyh Halid’in bu ününü Muhammed B. Nakşibendi şöyle dile getiriyor;
‘Mevlana Halid-i Bağdai hazretlerinin dergahına insanları akın akın geldi. Alimler, cahiller, komutanlar, valiler, abidler, zahidler, tacirler, erkekler, kadınlar, çocuklar ve daha nice insanlar… Her biri edep tutup divavında durdular. Sen bu aşkı nereden aldın dediler. O anlattı, dinlediler. Yaptığını uyguladılar. Sevdiği muhabbeti aşk olarak anladılar ve kendilerinden geçtiler…. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri üzerinde taşıdığı sadat-ı kiramın nurları ile etrafa nur saldı, nur yaydı, Hindistan’dan alıp getirdiği mana aleminin ışıklarını ta istanbul’a kadar ulaştırdı. O vakit tarihler miladi 19’ncu yüzyılın ilk çeyreğini tamamlıyordu…’
[6]
 
19’ncu yüzyılın ilk çeyreğinde, Şeyh Halid’in bu ünü İstanbul’a kadar ulaşmıştı.
Bu yüzyıl Osmanlı’nın büyük güç ve toprak kaybı yaşadığı yıllardı. Bu çeyrek yüzyıl içerisinde Osmanlı toprakları belki tarihte eşi görülmedik olaylara sahne olmuştu; Osmanlı-Rus Savaşları, Vehabi, Yezidi, Sırp, Bulgar ve Yunan isyanları, Kavalalı ve Yanyalı isyanları, Kabakçı Mustafa isyanı, Yeniçeri isyanları…

Bu dönem aynı zamanda Baban-Soran ve Botan beylerinin isyan ettiği dönemlerdi. Aynı zamanda da beyliklerin kaldırıldığı ve doğan otorite boşluğunun şeyhler tarafından doldurulmaya çalışıldığı bir dönemdi; Bektaşi tekkelerinin katıldığı ve yerine Nakşibendi tekkelerinin açılmaya başlandığı dönemdi…
 
Şeyh Halid ile beyler ve şeyhler arasındaki böylesi bir süreçte ortaya çıkan siyasi ve tarihsel bağlar yabancı araştırmacıların dikkatinden kaçmadı, bu süreci yazdılar. Şeyh Halid’i anlamak için bu süreci yakından izlemeliyiz;
 ‘1811’de Hindistan’dan dönen ve 1826’da ölen Mevlana Halid’in ortaya çıkışı şöyle bir döneme denk düşmüştür: Onun tarikatına adam kazanmaya başladığı sıralarda zaten mirlerin iktidarı sallantıdaydı… Tiyari(Nesturiler) katliamı nedeniyle harekete geçen İngilizlerin Osmanlı hükümeti üzerinde uyguladıkları baskı, Osmanlıların Botanlı Bedirhan Bey ve müttefiki Hakkarili Nurullah Bey’e karşı askeri harekata geçmelerine yol açtı. 1845’te her iki bey de yenilgiye uğratılarak bölgeden uzaklaştırılmıştı.

Bu olaydan iki yıl sonra son kalan emirlik Baban da, Mir Ahmed Paşa Bağdat valisine yenilince ortadan kalktı.
Bu ortamda şeyhler güçlenmeye başladılar ve bu dönemde itibaren Kürdistan’da neredeyse önemli politik önderlerin çoğu ya şeyhlerdi ya da en azindan şeyh ailelerinin üyeleriydi. Kürdistan’ın bazı önemli şeyh ailelerinini daha yakından inceleyecek olursak bunların politik alanda yükselişlerinin emirliklerin çöküşüyle doğrudan bağlantılı olduğunu görürüz.’ [7]
 
Bruınessen’in ‘bazı önemli şeyh aileleri’ olarak ifadeye çalıştığı aileler şöyle; Sadate Nehri(Seyit Taha, Talabaniler), Barzani(Şeyh Abdusselam) ve Berzenciler.  Bu aileler Baban ve Bedirhanlar gibi hep karşımıza çıkacaktır…



Araştırmacı İsmet Bozdağ, ‘Halidi tarikatının yayılmasını sadece Şeyh Halid’in kişiliğine bağlamamalı’ diyor ve dikkatimizi başka yönlere çekiyor;
 ‘Bu tarikatın(Nakşibendi), Kürtlerde oynadığı rolün siyasi yapısı ve uzun geçmişinden söz edilebilir. Ama kesin olan, tarikatın siyasi etkinliğinin ancak Mevlana Halit ile birlikte dramatik biçimde arttığıdır… Mevlana Halid tarikatı, sık örülmüş bir ağ gibi, tüm Kürdistan’a yayıldı. Kuşkusuz Halid’in karizmatik kişiliği ve tarikatın içerisindeki reformlarının niteliği, Halid’in artan popülaritesinin en önemli sebeplerinden biri idi. Ancak, Nakşibendî şeyhlerinin 19’ncu yüzyıl sonlarına doğru siyaset içerisinde önemli roller üstlenmeye başlamalarının asıl sebebini, Halid’in kişiliğinin dışında aramalıdır.’[8]
 
Peki, Şeyh Halid’in kurduğu bu tarikat Nakşibendi miydi?
Halidiye Risalesi bu tarikatı şöyle tanımıyor;
 ‘Halid, Nakşibendi yolunun esaslarına sadık kalmış, icazet almış olduğu diğer Kadiriyye, Çiştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yolunun bir takım esasları ile Nakşibendi esaslarını birleştirerek Halidiye kolunun esaslarını belirlemiştir.’ [9]


Bu çerçevede, Halidiye kolunun Yesevilik’ten gelen ve Türkler arasında önemli bir yer almış olan Nakşibendi Tarikatı olduğunu söylemek zor, bu tarikatın Nakşibendiliğin dışında ayrı bir dini yapılanma olduğu görülebiliyor.

Biz Şeyh Halid’i izlemeye devam edelim, bu tarikatın ne olup olmadığını bize gösterecektir…
 
1820’li yıllara gelindiğinde,  Irak, Suriye, Anadolu ve Kafkaslarda Şeyh Halid’i tanımayan kalmamıştı; 46 yaşındaydı ve herkes ona artık ‘Mevlana Şeyh Halid-i Bağdadi’ diyordu. Şeyh Halid de halifelerini tek tek ve özenle seçiyordu; Seyit Taha, Şeyh Barzani, Şeyh Talabani ve Şeyh Berzenci…
Ama Şeyh Halid’in gönlü İstanbul’daydı; Osmanlı’nın merkezinde kendi tekkelerini açmak…

Önce yeğeni Muhammed Salih’i halife olarak atadı, ardından İstanbul’a gönderdi. Bektaşi geleneğine bağlı halk içinde Muhammed Salih etkili olamayınca, geri çağırdı ve bu kez halifesi Abdulvehhab Susi’yi görevlendirdi.[10]

Abdulvehhab Susi İstanbul’a geldiğinde daha önce oraya yerleşmiş ve Şeyh Halid’e sımsıkı bağlanmış olan sufiler gördü. Bu cemaatin sorunlarını kısa sürede çözdü.

Şimdi durum farklıydı;  İstanbul’daki Şeyh Halid’in tüm müridleri bu yeni gelen halifeyi tanıyor, mürşid-i kamil olarak kabullenip bağlılıklarını gösteriyorlardı. Onun aracılığıyla da pek çok kişi bu yola girmişti.
İstanbul’un Anadolu ve Rumeli bölgesi kısa sürede canlandı.

Zamanla Abdulvehhab Susi’ye bağlanan müridler daha da çoğaldı. Hatta dönemin Şeyhülislamı Mekkizade Mustafa Asım Efendi ile pek çok vezir ve devlet ricaliyle ilişkiler de hız kazandı.
İstanbul’daki dergahı o haliyle kalmayacak, ‘Gümüşhanevi Tekkesi’ adıyla günümüze kadar gelecektir…
 
Bu noktada, ‘bu bir inanç meselesidir, siyasetle ne ilgisi var’, diye sorulabilir. Başta Gümüşhaneli Dergahı olmak üzere ‘Nakşibendi Tarikatı’nın Osmanlı siyasetine ne gibi bir etkisi olabilir’, diye de sorulabilir. Bir giriş olarak huzur derslerinden bahsedebiliriz…

Dergah uzun süreden beri huzur dersleri veriyordu.  Huzur dersleri Sultan 3’ncü Mustafa devrinde 1758'de başlamıştı. Huzur dersleri veya Huzur-ı Hümayun Dersleri, Ramazanın ilk gününden başlamak ve haftada ikişerden sekiz derste sona ermek üzere Saray'da Padişah huzurunda çağın en bilgili din uleması tarafından verilen bir eğitimdi. Padişah ve Saray ileri gelenleri de bir bakıma din ve tefsir konularında bir sempozyum olan bu dersleri dinlerdi. Bu derslerde, anlatan alimlere ‘mukarrir’, onu dinleyerek sonunda açıklamalar isteyen ve sorular soran 15 kişiden ibaret ulemaya da ‘muhataplar’ deniyordu.[11]
Bu açıdan bakıldığında, Gümüşhaneli Dergahı’nın Osmanlı siyaseti üzerinde etkili olmadığını düşünmek oldukça zor...
 
Şeyh Halid 1823 yılında Şam’a geçti…
Orada bir mescid imar edip yanına da bir dergah kurdu. Vefatına kadar, Şam’ın kuzeyinde yer alan büyük Kasiyun dağının eteklerine kurulmuş olan Kasiyun köyünden ayrılmadı.
9 Haziran 1827’de vefat etti.  Yine Kasiyun dağının eteğine defnedildi. Bir buçuk ay daha yaşamış olsaydı tam elli yaşında olacaktı.
Muhammed Nakşibendi, onun yaşamını değerlendirirken şöyle diyor;
‘Elli yıllık ömrüne neler sığdırmıştı neler… Hindistan’daki mürşidi Abdullah-ı Dıhlevi hazretlerinden aldığı irşad nurunu gittiği her yere ulaştırmış, ardında yüzlerce binlerce güzide insan yetiştirmişti. Şam ve civarı onunla aydınlanmış, Osmanlı Devleti onunla kuvvet bulmuştu, hem de en zorlu günlerinde ve yıllarında…’ [12]
 


Mevlana Halid-i Bağdadi konumuz açısından çok önemli bir şahsiyettir.
 Türk siyasi tarihinin bir dönemine damgasını vurmuş olan isyanlar, bu isyanı çıkartan şeyhler, bunların sonucu olarak açılmış olan Kürt Dosyası ve günümüzde yaşanılan olaylar, hep Şeyh Halid’in tarikatı etrafında toplanmış olan kişiliklerin izlediği siyasetin bir sonucu olarak karşımıza çıkacaktır. 

Buna yine Türk siyasi hayatına damgasını vurmuş olan Turgut Özal’ın bir Halid-i Nakşibendi müridi olduğu eklenirse, Türkiye nasıl bir tablo ile karşı karşıya bulunduğunu görebilir[13].

Cumhuriyet Yönetimi’nde tekkeler kapatılınca bu halifeler yer altına inecek, yönetime karşı kadrolaşma ve kamusal baskı gücünden yoksun kalan Nakşibendi şeyhleri bu kez halkı doğrudan devlete karşı isyana sürükleyecektir…
 
Bu yönleriyle Halid-i Nakşibendi Tarikatı teo-stratejik bir yapılanmadır.
Prof. Dr. Nadim Macit, teo-stratejiyi akademik dille şöyle tanımlıyor;
‘Dini, devletlerin ve güç merkezlerinin farklı nedenlerle uyguladıkları politik pratikleri meşrulaştırma aracı olarak kullanmaktır.’ [14]


Bu tanım, günümüz deyişiyle ‘din üzerinden siyaset yapmak’ ya da ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak’şeklinde de anlaşılabilir.
En sade anlamıyla inançlar üzerinden siyaset yaparak bu güce dönüştürmektir tıpkı günümüzde Erdoğan siyasetinin yapmış olduğu gibi…

Hatırlayalım, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimin son saatlerinde Başbakan Erdoğan, geceyarısıİsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nu ziyaret etmişti. İsmailağa Cemaati bir Halid-i Nakşibendi tekkesiydi.

Bu haber medyaya şöyle yansımıştı:
‘ Başbakan Erdoğan bugün yapılacak kritik seçimler öncesi akşam saatlerinde İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu'nu ziyaret etti. Ziyarette Erdoğan'a eşi Emine Erdoğan ve kızı Sümeyye Erdoğan da eşlik etti.

Marifet Derneği'nden ziyarete ilişkin yapılan açıklamada,
‘Muhterem Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi, Muhtereme eşi ve kerimesiyle birlikte Mahmud Efendi Hazretlerimizi hâne-i saadetlerinde ziyaret ettiler. Yaklaşık 2 saate yakın çok samimi muhabbet ortamında geçen bu ziyarette değerli Başbakanımız, Efendi Hazretlerimizden dua ve himmet talep ettiler. Efendi Hazretlerimiz de kendisine hayır duada bulundular. Bu ziyarette Cübbeli Ahmet Hoca Efendi ve Muhammed Keskin Hoca Efendi de hazır bulundular. Allah-u Teala’nın bu ziyareti vatanımız, milletimiz ve ehli sünnet camiamız için hayırlara vesile kılmasını niyaz ederiz’,denildi.” [15]

DİYECEKSİNİZ BUGÜNLE DÜNÜN NE ALAKASI VAR?
Anlatalım...

Türk tarihinde yer alan isyancı şeyhler, seyitler ve mollalar şöyle sıralanıyor:    

Şeyh Ubeydullah, 1880’de Hakkari/Şemdinli’de,
Şeyh Abdusselam Barzani, 1907’de Irak kuzeyinde,
Ubeydullah oğlu Seyit Abdulkadir, 1920’de Koçgiri’de,
Şeyh Said ve Seyit Abdulkadir, 1925’te Diyarbakır’da,
Seyit Abdullah(Seyit Abdulkadir’in oğlu), 1925’te Şemdinli’de, Seyit Abdulkadir ekibi,1930’da Ağrı’da(Ermenilerle birlikte),
Molla Mustafa Barzani, 1930’da Hakkari’de, Dağlıca’da, Şemdinli’de isyan çıkartmıştır.

VE BU İSYAN ÇIKARTANLARIN TAMAMI FETTULLAH GÜLEN'İN DEDİĞİ HALİDİ NAKŞİ TARİKATI'NDANDIR...

ASALA ve PKK bunların bir devamıdır.   

Bu listeden anlaşılacağı üzere iki isyancı başı vardır; Seyit Abdulkadir ile Barzaniler…  

Türk tarihine Kürt isyanları olarak yazılmış olan bu ayaklanmalar gerçeği yansıtmamaktadır çünkü isyancıların bir numarası Seyit Abdulkadir Kürt değildir. 

İkinci isyancı başı Barzaniler’in de Yahudi oldukları yolunda tezler vardır.

Tüm bu isyancılar Halidi Cemaati'ndendir.



Peki şimdi bu işin Erdoğan ile ne ilgisi var?
Anlatalım…

Mevlana Halidi Bağdadi’nin Anadolu halifesi Seyit Taha idi, Sadate Nehri Ailesi’nden tanıyoruz. Seyit Taha Mevlana Halidi Bağdadi’nin Anadolu Halifesi idi ancak Halidi Bağdadi’nin bir de Kuzey Irak’ta büyük bir halifesi vardı; Şeyh Abdusselam Barzani…
 
Şeyh Abdusselam Barzani bugünkü Mesud Barzani’nin dedesidir.
Mesud Barzani’nin bu dedesi Halidi Tarikatı’nın Kuzey Irak Halifesidir.
Erdoğan da Halidi Tarikatı’nın Abdusselam-Taha halifelerinden İstanbul’a uzanan Gümüşhanevi Tekkesi mürididir.
 
Yani?
Yani Barzani’nin dedesi Erdoğan’ın Büyük Tarikat Halifesi’dir…  Ve Sadece Erdoğan’ın değil…
 
 
ERDAL SARIZEYBEK
 
Kaynak: Kürt Gerçeğinde Bilmediklerimiz/ BÜYÜK SUİKAST

Bunlar da İlginizi Çekebilir

SARIZEYBEK MEDYA

Güncel Haber www.sarizeybekhaber.com.tr
Güncel Araştırma www.bilgeturksam.com
Video Haber www.sarizeybek.tvfran
Özel Haber www.erdalsarizeybek.com.tr
KİTAP www.sarizeybekhaber.com.tr
ÖZGEÇMİŞİ